8 Aralık 2010 Çarşamba

Sıkıntı mıkıntı falan fişman

İspanya ya gittik geldik bu arada.. ama bloglayamadık.. Bloglayamama sorunsalı pek fena, bunca yıl bu internette yaşa, iş yap, para kazan, oyun oyna, saatler harca ve fakat blog işine bir türlü alışama.. hiç ama hiçç hoş değil.

Kendi adıma - yazan kişi Hande- yıllardır nette varolmanın sonuçu 37898 adet mailim var, herbiri bir başka işe linklenmiş, linkleri karışmış, düğümlenmiş bilgisayar arkası kabloları gibi olmuş.. Hangisinin şifresi neydi, hangisine ne linkliydi diye düşünürken zaten kafayı yiyorum.. Dolap düzeltir gibi buradaki işleri de düzenlemek gerek, gereksizleri silip gereklileri dosyalamak falan..Sonra işe yarar diye yer imlerime koyduğum sayfaların sayısını söylemeye utanırım, kaldı ki bir kez daha açıp bakmamışımdır. Yer imlerim doldukça browser değiştiryorum hatta, eski browser ı da yok etmeye kıyamıyorum , öyle şiş vaziyette duruyor bi köşede.. Biography channel da istifçiler diye feci bir program var, sanırım bende onlardan biriyim..

her neyse böyle mini bir günah çıkarma sonrası yine susuyorummm.. bakalım ne zamana kadar..
sitelerimize baktınız mı..
Update ledik... :)

www.handeyuce.com
www.oytunkaradayi.com

6 Kasım 2010 Cumartesi

uzun zaman sonra..fotograflar

Uzun zaman oldu buraya yazmayalı. Ne yaptık bu süreçte.. Fotograflarımızı paylaşabileceğimiz birer web sayfası hazırladık.

Yüzlerce fotograf. Devamı da gelecek.Her gün yeni eklemeler yapılıyor. Buyrun adresler. Yorumlara açığız :)

www.handeyuce.com
www.oytunkaradayi.com

ps: Metin inki de yakında geliyor.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Floransa dan kısa kısa...

- Dükkanların açılma kapanma saatleri bağımsız, kafaya göre, dükkan sahibi  o gün havasında diilse kapayıveriyor ve gelmiyor bir daha.. bakkal, eczane .. vs de buna dahil. Köşedeki bakkal genelde gece 2 ye kadar açık ama hafta içi bir gün canı sıkılıp gelmiyor ..hangi gün belirsiz, artık şansa..
- Radio taxi hizmeti şahane, 0554242 ... istediğin saatte kapıda taxin hazır, adresini söylemiyorsun bile, telefon çaldığında onlar zaten biliyorlar hangi adresten arandığını.. taxi  şoförlerinin bir çoğu kadın.. taxi pahalı bi hizmet ama, gerekmedikçe kullanılmamalı....
- Bakkal çakkal pek lezzetli ürünler satıyor, bizdeki mezelerin benzeri ürünler, sandwichler, enfes peynirler, jambonlar, nefis şaraplar.. gayet uygun fiyatlara..
- Her zaman restaurant da yemek yenmiyor elbette, şarküteri, mezeci tarzı dükkanlarda dilimi 2-3 euroya gayet leziz kocaman dilim pizzalar tadılmalı, ya da kocaman sandwichler...Aynı dükkanlarda süper tatlılar ve 1 euro ya güzel bir espresso da mümkün.
- Mekanın meşhur pastaneleri de unutulmamalı.. Gilli nin pastaları, tatlıları hem güzel görünümlü hem çok lezzetli... Çilekli granita sı mükemmel.
- Akşamları belirli köşeleri kapmış müzisyenler kocaman izleyici gruplarına sokak konserleri veriyorlar. Uffizi nin önüne konuşlanmış gitarlı mıymıy şarkıcıyı asteriks in kakafoniksine benzetiyoruz, pek beğeniliyor olsa da bizim için çekilir bir ses değil. Ponte Vecchio yu mesken edinmiş arkadaş ondan biraz iyi ama final parçası buona notte çok uzun ve bayıcı.. Piazza delle republica da ki baba - kız Charlie Chaplin gösterisi çok sevimli , özellikle kız pek lokumsu.. Yere kuru pastelle tüm gün resim yapanları da unutmamak lazım. Bu sıcakta o gayret takdire şayan elbette...

... devam edecek

Venedik mi... Off

Dün Venediğe gittik trenle, sabah 7.30 da bindik, iki saat sonra oradaydık.. Hızlı ve serin bir yolculuk..son derece başarılı..
Ama Venedik kesinlikle bir tür kabustu. Böylesi bi kalabalık ve sıcak.. Cehennemden hallice...Dante'nin cehennemi..İnsanların arasında şehir kaybolmuş, yürümek ve nefes almak olası değil, et ete sokaklar... kalabalık binlerce dükkan, turist dağları... Sesler,bağırtılar, homurdanmalar.. ayak sesleri.. insanlar, insanlar...
İnsanın tatil anlayışını anlamakta zorluk çekiyoruz, tüm yıl hayvan gibi çalışıp kendine ayırabildiğin belki tek bir hafta ya da beş günde gönüllü olarak neden bu kabuslara dahil olunur, ... Ellerinde kameralarıyla binlerce japon, arap, koreli, polonyalı, rus... San Marconun güvercinleri bile sapıtmış, kimin kafasına konacağını şaşırmış, vaporettolar doluluktan suya gömülmüş... her lisanda çığlıklar..koşuşturan sarı, siyah, kırmızı kafalı onbinlerce velet, pusetler, taşmış çöp kutuları ve durmaksızın facebook fotosu çeken gezegenimin saçma, tuhaf delirmiş insanları...
Bir iki kare Venedik fotografı çekmek için günü birlik gittiğimiz bu kısa yolculuk hafif yollu hezimet oldu anlayacağınız, köşelerde ışık kovaladık, bir kare çekebilmek için insanların geçmesini dakikalarca bekledik, yakıcı güneşin patlattığı mekanlarda poz telafisinden medet umduk.. feci terledik .. yorulduk.. harap ve bitap düştük..Akşam olsun da 19.30 da trenimize binip Floransamıza dönelim diye dakika saydık.. huzurla serin ve keyifli trenimize binip şehrimize döndük.. Hani İstanbul da vapurdan Kadıköy de inince, oooh evime geldim duygusu nasıl güzeldir.. trenin Floransa da durduğu ve şehre ayak bastığımız an işte aynen öyleydi.. evim evim tatlı evim... Lungarno daki sessiz sakin, trafiksiz ve sakin caddesinin kenarındaki, huzurlu, selvi manzaralı, lavanta kokulu, kuş sesli evimiz bizi bekliyordu, çok şükür dedik, duşumuzu alıp, yataklarımıza girdik...

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Çok leziz

40 derece sıcak ve binlerce adım olmasa memlekete 100 kilo olarak dönerdik sanırım.. İnsanın burada yedikçe yiyesi, içtikçe içesi geliyor. İtalyan damak tadı tam bizim kalemimiz.. Pizza ve pastaların yanında etler de şahane.. Şaraplara ise diyecek söz , konduracak övgü bulamıyorum :) Sokak aralarına sıkışmış geleneksel toscana mutfağının minicik trattoriaları, osteriaları çok sevimli. Bildiğimiz kareli masa örtüleriyle rahat, özensiz ama son derece şık. Antipastilerle yemege başlıyoruz, bruschetta sız başlangıç yapmıyoruz..prosciutto ağızda dağılıyor.. mmm şahane...crostini di fegatini... ise muhteşem...kaz ciğeri ezmeli bir başlangıç.. yeme de yanında yat...
Şarabımız çoğunlukla chianti, lokantaların kendi ürettikleri şaraplar da mükemmel.. bazen house wine istiyoruz.. her gece şarap içmeden olmuyor..memleketimin başağrıtan şarapları gibi değil.. su gibi içiliyor..  Pastalar primo piatto- ilk yemek- olmasına ragmen biz ana yemek olarak alıp - deniz ürünlü, pestolu, cevizli, av etli, karamelize soğanlı-ardından dolce ye yani tatlıya geçiyoruz.. Ya da ana yemek olarak o kocaman, şişman floransa bifteği... off  ... muazzam ötesi bir tat ve görüntü... bizdeki gibi iyi pişmiş et burada mümkünsüz.. ya kanlı ya orta... aynen olması gerektiği gibi.. eti kavurup öldürmüyorlar.

San Lorenzo daki Zaza nın enginarı, San Niccolo kilisesinin mahzenindeki  Antica Mescita nın 1 kg lık Fiorentina bifteği favorilerimiz..
Yani sözün özü...yiyoruz, içiyoruz, yürüyoruz, görüyoruz, gördüğümüze bakıyoruz, deniyoruz... ve çok seviyoruz..

Bir ekleme yapmak farz oldu.. Bu gece gittiğimiz Ristorante Paoli ..1824 te kurulmuş, klasik toscana mutfağı,.. yaşlı, bilge garsonları ve nefis bir dekoru var.. twitter arkadaşı Gürsel 'in tavsiyesiyle entrecote unu denemeye gittik.. denedik ve parmaklarımızı da yiyerek çıktık..

11 Temmuz 2010 Pazar

Siena sarısı

Toscana nın renkleri muazzam, boşuna değil uğruna yazılmış onca şiir, onca öykü, yapılmış onca resim.. Hele o Siena sarısı... yanık şeker gibi... fırından yeni çıkmış italyan çöreği gibi...Sıradan hayatlara girmiş ve buralı insan tarafından belki artık hiç farkedilmeyen, kanıksanmış bu renkler bizler için ayrı bir mutluluk... Sokak aralarında durup dakikalarca gölgeleri ve resimleri izliyoruz.

Sonra bir aralıktan muhteşem bir kahve kokusu duyuluyor, hani çizgi filmlerde koku böyle hayalet gibi gelir ya... aynı öyle... Vrrrt dönüveriyoruz ve o kokunun izini sürüp bir sokak kahvesine ulaşıyoruz.. Minicik bir kafe.. sokakta belki dört belki beş sandalyecik, içerde bir bar.. barın başında italyanlar geçerken bir espresso içimine uğramış.. Espresso tek içimlik bir shot, gün içinde cafelerde ayakta tak atıveriyorsun ve yoluna devam ediyorsun. Öyle bizdeki gibi kahveyi alayım önüme de üç saat beş saat Ayşenin Mehmetin dedikodusunu yapayım değil, kahve içmek.. sadece kahve... Aslan gibi bi kahve.. sert, sıkı, adamı kendine getiren cinsinden...

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Italiaaaaaa

Prego, grazie, ciao, ferragamo, amore, mangare, te amo...
Bu kez italyadayız, Floransa... Nerdeeeen nereye, dünya küçük mü ne :)
Bol pizza, bol pasta, feci sıcak ve sayılamayacak kadar çok adım.. Durmaksızın yürümek, terlemek ama çokça keyif.
Şehri şehirli gibi yaşayabilmek için kendimize bu kez uzun bir zaman ayırdık, iki hafta Floransa ardından bir hafta Chianti.
Tatlı bir ev tuttuk, Arno kıyısında, eski ama gayet şık restore edilmiş bir üç katlı evin en üst katı.. Çatılara bakan bir piccolo bir terasımız bile var, minik bir mutfak, sabah kahvaltılarında şahane omletler yapmak için ideal. Şehrin seslerini seviyoruz, özellikle çan sesleri, ve durmaksızın öten kuşlar.. Bizim gibi arnavut kaldırımı yolları yokedip asfaltlamadıkları için yolların sesi bile güzel, topuklu ayakkabılar giymiş şık italyan kadınlarının ayak sesleri, yaşlı teyzelerin bitmek bilmeyen sohbetleri, bisikletlerin zırtlak kornaları.. Huzur veren bir şehir.
Ve çok kalabalık.. ellerinde haritalar her ülkeden turist, geziyor, yiyor içiyor ve alışveriş yapıyor, müzelerin önündeki kuyruklar metrelerce, herkes meraklı ve heyecanlı.. Uffizi, Accademia dolup taşıyor, David hergün binlerce göz tarafından hayranlıkla izleniyor.
Boticelli, Leonardo, Galileo .. ve tarihe imza atmış yüzlerce ruh mutlu, sanki şehirde görünmeden dolaşıyor ve gülümseyerek omuzunuza dokunuyorlar.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

bir iki foto koyalım


bunlar varanasi den.




Bunlar ise Katmandu .
Daha usturuplu bir yol bulmak lazım fotograflar için,ne yapmalı fikriniz var mı?

29 Mart 2010 Pazartesi

Katmandu'dan bir video

video Katmandu,çoğunlukla Hindu tapınakları ile dolu olsa da bizce şehrin en güzel yerleri Budist tapınakları. Şehrin karmaşası içinde Stupa denen bu tapınaklar adete birer kaçış noktası. Videodaki tapınak Boudhanath Stupa, dünyanın en büyük budist stupası ve Unesco Dünya Mirasıları arasında yeralıyor. "Butter lamp"lar ve" prayer wheel" ler ise Monkey Temple dan. (sesli izlemenizi tavsiye ederiz)


17 Mart 2010 Çarşamba

Buradalık

Döneli baya bi zaman oldu ama şu sayfayı updatelemek kısmet olmadı, malum iş, güç.. vs..
Amaç fotografsa bundan sonraki update ler bol fotograflı az yazılı olsun.. Maksat hatırlansın, hatırlayalım, unutmayalım, ölümsüzleşsin..
Blog fikri önce üşengeç bedenlerimize aykırı gelmiş olsa da bugün bir seyahat sonrası, iki kelam da olsa yazmış olmaktan, herşeyin ötesinde kendimiz için pek memnunuz, yoksa anılar yeni gelenlerin arkasında flulaşıp kolaylıkla yokolacaklardı..

Hee bişey daha söyleyeyim, görev baabında, bu blog sayfası üç kişiye aittir;
Biri bunu şu an Moda'daki evinde kuduruk iki kedisinin kavgasını izleyen, karanlık havadan çok sıkılmış olan ben .. Hande, https://twitter.com/handeyuce
Biri şu anda yine Moda'daki evinde kahvesini yudumlarken istock portfolyosunu kalabalıklaştırmakta olan ve aynı zamanda memleket meselelerini takip eden Oytun... http://twitter.com/oytunkaradayi
Bir diğeri şu anda Mecidiyeköy'deki ofisinde daralmakta olan, iki adet ingilizce bilen , girişken ve yaratıcı eleman arayan, akşam hangi filmi izlesek diye düşünen Metin... http://twitter.com/metinyuce

26 Şubat 2010 Cuma

Varanasi notları -trafik-

Varanasi'de trafik anlatılmaz yaşanır... Auto rickshaslar, bike rickshaslar, motosikletler, arabalar, insanlar, öküzler, köpekler, keçiler,.. hepsi bir düğüm olmuş ve minik minik , saatte 0,05 km hızla ilerliyor... Kural diye birşey asla ve asla yok, sağ ya da sol, alt ya da üst, kenar ya da orta.. her tür vasıta ve canlı, istediği ya da poposunu sığdırabildiği alanda ilerliyor, ilerlemeye çabalıyor. Gerçek ötesi bir karmaşa.. Herkes ve herşey birbirine sürekli sürtünme halinde. Keyfine düşkün bir inek bu yolun tam ortasında yere yatıp uyuyabilme özgürlüğüne sahip, .. ya da bir bike rickshas nın şoförü canı sıkılıp ilerlemekten vazgeçip, sürücü koltuğundan yolcu bölümüne geçip kendini dinlenme mood una alabiliyor.. Amaaan kimin umrunda.. trafik de ne ki.. şimdi dururum , 3-5 saat sonra giderim gibi bir ruh hali daimi.. Öyle bir yavaşlık var ki, yan vasıtadakiyle arkadaş olup, hatta pişti falan oynayabilirsin. Tuhaf kısmı trafiğin paylaşımcıları bunu hiiiç takmıyorlar.. Sanki sonsuz zamanları var, sanki hiçbir yere gitmiyorlar. Çare de yok.. mecbursun.. sen de kapılıp gidiyorsun ... Shanti shanti :)

25 Şubat 2010 Perşembe

Lanetli fotografçı, ölülerin gazabı...

Bugün bağımsız ve plansız olarak şehri geziyoruz, amaç anları yakalamak, akşam üstü ışığını değerlendirmek,.. Ana Ghatları boydan boya yürümek niyetindeyiz, aşağı yukarı 5 km. Burning ghatlar da seremonileri izlemek, tekerlek çeviren çocuklarla takılmak, çamaşırcılarla muhabbet etmek, saddhulara gülümsemek istiyoruz.

Dashashwamedha ghat'dan başlıyoruz, hava güzel, ışık sağlam.. Yol bizi en büyük burning ghat a - ölü yakılan ghat- getiriyor.

Kutsal şehir Varanasi'de burning ghatlarda fotograf çekmek kesinlikle yasak..
Ghat girişlerinde kara bıçkın delikanlılar, ölülere saygı, burada foto, video yasak diyorlar.. Elbette haklılar.. elbette bu çok özel bir alan ve elbette çekmeyeceğiz.
Bıçkın gençler bizi bir binanın üst katına çıkmaya ikna ediyorlar, ölü yakınları etrafta yabancıların olmasından hoşlanmıyor diyerek.. Tuhaf karanlık leş bir mekan, içerde az insan olan, terkedilmişe yakın, perişan bir bina. Seremoniye yukarıdan bakan bir terası var, aşağısı çok iyi gözüküyor.. Ateşler yakılmış, dumanlar gökyüzünü kaplamış, törenler başlamış.. Kalabalık, kasvetli ve bir o kadar da ilgi çekici. İnsan uzun uzun izlemekten, ölümü ve yaşamı , varlığı ve yokluğu düşünmekten kendini alamıyor.

Makinelerimiz yasaklı, ama şimdi bi düşünün, hayatını fotografa adamış, bununla yatan bununla kalkan bir adamı böyle muazzam bir yere koyuyorsunuz, elinde de makinası var.. Nasıl çekmez ki.. parmakları kaşınır, eli ayağı titrer, içi gider o deklanşöre basmak için.... Evet.. Oytun'un parmakları fena halde kaşınıyor. İlla ki o deklanşöre basacak,... Makinenin vizöründen bakmadan seremoniyi hedefleyip arka arkaya 2-3 kez basıyor şaka şuka.. Nasılsa kimse görmedi, hem ne olacak ki, zaten kendimiz için çekiyoruz, ne zararı olacak diye düşünürken bıçkın delikanlılardan biri hayalet gibi yanımızda beliriveriyor. "Come with me brother" diyor Oytun 'a, kolundan çekiştirerek. Noooluyorsun diyoruz, Oytun adamı ittiriyor, adam Oytun'u... herif asabi .. pis bakışlı...Geleceksin benle, gördüm fotograf çektiğini, yasak dedik sana, bunun cezası çok büyük diyor. Tırsıyoruz. Göster ne çektin diyor, hafif itiş kakış oluyor. Çekmedik bişey diyoruz, adam bakacağım diyor, göstermiyoruz. Gördüm çekerken yalan söylüyorsun diyor, pis bir herif daha beliriyor o anda.. işler fena .. ne halt edeceğiz bilemiyoruz, etraf karanlık, kimseler yok, bağırsak duyan olmaz, herifler bela gibi.. kurtulamıyoruz. Para vereceksin diyorlar, 5000 rupi.. (100 dolar civarı) İş uzuyor, makineyi çekiştiriyorlar.. Allahtan Oytun hızlı davranıyor makineyi kapıyor ve fotografları siliveriyor.. Herif iyice asabi oluyor, ne siliosun diyip sövüp sövüştürmeye başlıyor, bu arada bir fırsat bulup kaçar gibi binadan aşagı iniyoruz. Ghat ın arka tarafı eni 1 metreyi geçmeyen daracık labirent sokaklarla dolu, oraya dalsak herifler peşimizde.. Diğer tarafı belleyip, ölü ailesinin içinden geçip kendimizi kaybettiriyoruz. Adrenalin had safhada.. Sürekli arkamıza bakarak en hızlı adımlarımızla uzaklaşıyoruz.. Herifler bizi kaybetmiş olmalılar.. Kurtulduğumuza şükrederek ghatlara tünemiş bir japon hippy grubuna kuyruk oluyoruz, güneş gözlükleri gözümüzde, çekik gözlü sanılabilir miyiz? Hmm.. pek sanmam Oyt 1.90.. Kendimizi küçültüp ortalık sakinleşene kadar japon hippy lerinin gitar muhabbetlerinin arasında saklanıyoruz.

Kıssadan hisse.. kurallara uyun ,uymayanları uyarın, olmadı kaçın ...
Saygılar...

devam edecek...

23 Şubat 2010 Salı

Varanasi ... ilahi aşk


Varanasi.. Anlatmak için yeterli ve doğru kelimeleri bulabilmek zor..
Önce biraz bilgi..

Hinduların en kutsal şehri, ölüm ve yaşamın dostça geçinebildiği tek yer belki de.. Yaşlı, bilge, karmaşık ama kaygısız, ağlarken gülen, anlatan ve anlayan şehir.. Shiva nın şehri, Nehir ana Ganj ın şehri,...

Ganj'ın cennetten geldiğine inanılıyor ve nehir ölümlülerin günahlarını yıkıyor.. Burada ölenlerin ruhu bir daha bu dünyada reenkarne olmuyor ve cennete gidiyor , sonsuza kadar orada kalıyor. Ganj kıyısında yanan ateşler binlerce yıldır hiç sönmemiş., ölüm seremonileri aralıksız devam ediyor.

Hindular buraya ölmeye geliyorlar, ölümlerini bekliyorlar. Hindistan'ın dört bir yanından ölmeye gelmiş insanlar nehir kenarında sessizlik içinde ölüm günlerini bekliyorlar.. Yakılmak için gereken odun miktarı aşağı yukarı 300 kilo civarı, odunun iyi kalite olması yanma işlemini hızlandırıyor. Sandalağacı en iyi yanan ama en pahalı odun.. Ölüme gelmiş yaşlı insanlar, odun parası için, önlerine koydukları metal bir tasla dileniyorlar. Biriktirdikleri bir kaç rupiyle en iyi odundan alıp en güzel ve hızlı şekilde yakılmayı umut ediyorlar.

Şehir, nehir kıyısındaki gathlardan oluşuyor. Gathlar, Ganj nehriyle birleşen , hinduların nehirde banyo yapmaya indiği, oturduğu, sohbet ettiği, yemek yediği , yaşadığı ve zamanı geldiğinde ölümle buluştuğu basamaklar.. Varanasi'de yüzlerce ghat var, Hindistan'ın her yöresinin kendine ait bir ghat ı var, o yöreden gelen pilgrimler bu ghatların arkasındaki evlere yerleştiriliyor ve orada Ganj'la bütünleşene kadar devam edecek yaşamlarını sürdürmeleri sağlanıyor.

En büyük ve önemli ghat, Dashashwamedha ghat, ghatların bir nevi merkezi.. Burada her akşamüstü gün batarken Ganga Aarti denen, kutsal Ganj ı chantlarla ve dansla selamlayan şahane bir tören yapılıyor, olağanüstü etkileyici ve renkli bir gösteri, halk basamaklara oturuyor, bazıları chantlara eşlik eden çanları çalıyor, çiçeklerle süslü iyi şans mumları nehre bırakılıyor...


Devam edecek...

küçük notlar 2

- Delhi daha evvel de belirttiğimiz üzere oldukça düzenli ve aklıbaşında bi şehir..
Tabii Paharganj da takılmazsan.. Bu Paharganj bizim Eminönü, Mahmutpaşa türünün 168 katı kalabalık, kokulu, gürültülü, çıldırtıcı versiyonu... Sokaklarda yemek çekçekleri birbirine yapışık olarak dizilmiş, sayısız çoklukta bisiklet rickshas yanyana yolcu bekliyor, bin çeşit ıvır zıvırcı yerlere yayılmış, arka planda 8. sınıf backpacker oteller, ..

- Delhi yi bilmiyorsan , bizim gibi iyi niyetle bu rickshas lardan birine kurulup elindeki adresi verirsen çok yanlış yaparsın .. bunu belirteyim.. Biz bu hatayı yaptık, bir hastanenin önüne zulalanmış önü bisiklet , arkasında iki popoluk taşıyıcısı olan bu aygıta bindik.. - ki Nepalde sürekli kullandığımız ve pek de sevdigimiz bir vasıta idi- Şoförümüz 19 yıldır yıkanmamış sıska bi arkadaş..diş olayını kullanmıyor, yaş 35 falan, ağır bir sidik kokusu salıyor pedalları çevirdikçe.. adresi söyledik, biliyor gözüktü, mesafe kısa, koka koka gideriz dedik.. Ama maalesef gidemedik, bir rickshasın yapabileceği en uzun turu attı, tüm kenti turladı sanki.. heeyy bradır dur mur dedik, duymadı, duymak istemedi, çok inatçı, bizi istediği yere illaki götürecek.. dolaştı dolaştı ..5000 tur attı, Paharganjın en kalabalık yerine geldi.. ve durdu, ..uzun kahverengi parmağıyla bize bir otel gösterdi, işte burası dedi..Nası yani?? ! neresi ki burası.. hiç ilgisi yok gideceğimiz yerle, ne sokak adı, ne mahalle, ne otel adı benzemiyor bile... Yapacak bişey yok, indik.. sepet gibi durduk sokak ortasında, verdik sidikliye de 30 rupi.. sonra biraz dolandık civarda, gecenin körü, kokular, renkler, sesler arasında.. sonra adam gibi bir taksiye binip döndük mekanımıza.. neyse ..siz siz olun o köşelerde zulalanmış arkadaşlarla bilmediğiniz yerlere gitmeyin..

- Delhi den son not, Gate of India dan başlayan ve Parlamento binalarında son bulan yol şahane, binalar çok etkileyici, dev ve güzel, .. etraf pırıl pırıl, gün batımında nefis bir kızıllığa bürünüyor..

- Ara durak Delhi bitti, istikamet Varanasi, ... fotografçıların Mekkesi...ölüm ve yaşamın içiçe geçtiği şehir..

Küçük notlar 1

Kathmandu, Nepal son gün , Yeni Delhi ve yolculuk üzerine...

- Nepal de krallık ailesinde yaşanan feci katliam sonrası yönetime geçen, oldukça yaptırımcı ve sert komünist parti, her an bir takım yasaklar koyabilme özgürlüğünü kendinde görüyor. Örnekse uçagımızın olduğu sabah şehirde vasıta kullanma yasagı vardı, partinin kendince çok önemli gördüğü miting i sebebiyle şehirde her hangi bir araç kullanmak yasaklanmış, taksi bulup havalanına gitmek çok zor, buldun buldun, bulamadın kalıyorsun..

- Bu mevsimde tüm sabah uçuşları rötarlı, çünkü muazzam bir sis şehri kaplıyor, sabah uçagına biletin varsa bunun öğlen uçuşuna dönüşeceğini bilmek gerek.

- Jet air gerçekten iyi bir havayolu, son derece işini bilen elemanlarla, analog bile olsa her konuda duyarlı ve becerikli, tavsiye edilir.

- Kathmandu- Delhi uçuşu 1 saat 15 dakika sürüyor, Delhi havaalanı son derece temiz ve şık, Hele Nepal den geldinse, insana cennete inmiş duygusu veriyor.

- Havalanından Delhi ye giden yol beklenenden çok daha iyi, özellikle Mumbai ye kıyasla şehir elden geçmiş, yaşanılır ve temiz başlıyor. Yol üzerinde karşımıza çıkan yüzlerce makak maymunu bile sevimli, aynı umursamazlıkla seksüel özgürlüklerine devam ediyorlar, kendilerince şen bir tavırla, gruplar halinde şehrin sahibi gibi takılıyorlar. Hava sıcak, gece gündüz farkı az, muson sonrası ... yağmur zamanı evlere tıkılmış halk sokaklarda oksijenleniyor.

devam edecek...

20 Şubat 2010 Cumartesi

Katmandu'nun tırtıklı yolları

Evet çok tırtıklı bu yollar, o güzelim suzukilerle bir saat falan yolculuk ettiğinde bağırsakların karaciğerle yer değiştiriyor, tepe sersemi oluyosun..

Neyse yahu.. Bugün tabii ki uzun bir gün.. Kathmandu da son gün. Son derece planlıyız. Şopar şoförümüz Risi sabah 9.00 da kapıda, limuzinden bozma suzukimize salamura balık konservesi gibi sığışıyoruz, istikamet Bhaktapur, içinde tapınakların, yöresel yerleşimin, lokal dükkanların, lokantaların olduğu kocaman bir meydan, bir kısmının trafiğe kapatılmış olması cennet hissi veriyor, Kathmandu da trafiksiz alan bulmak bir nimet... Makinelerimizle iş başındayız, en sevdiğimiz şey, ara sokaklara, kimsenin girmediği deliklere sızmak, ucu bilinmeyene dalmak..

Sokaklar dapdaracık, kalabalık, sabah hengamesi, halk güne hazırlanıyor, tavuklar yolunuyor, sebzeler diziliyor, kepenkler açılıyor.. Çıplak çocuklar analarının onları yakalayıp yıkamaması için koşuyorlar. İçiçe meydancıklar var, bir meydana giriyoruz, pottery square.. Meydan sadece çömleklerle dolu, onlar, yüzler hatta binlerce el yapımı çömlek, muhteşem bir görüntü, renkli sariler giymiş kadınlar çömleklerin tozlarını alıyorlar tek tek..çok sessiz, fış fış süpürge sesi var sadece.. Sonra bir başka meydan.. Sepetler içinde tavuklar, üstüste.. Biraz ilerisinde sebzeler dizilmiş yerlere.. Tanıdığımız, tanımadığımız bin çeşit yeşillik. Pazarcı kadınlar sohbette... Işık çok güzel ve renkler şahane.. Eski kapıların, köhne, fakir sokakların arasında kayboluyoruz. Keyifler yerinde... taaaa kiiii... Şaaaaaaaaaaaaaak diye kafamıza bir poşet dolusu suyu yiyene kadar :)
Ulan nooluyo demeye kalmadan toz bulutu içinden bir çocuk kikirdeyerek yanımızdan kaçıp, dar sokaklarda muazzam bir hızla gözden kayboluyor. Huh sırılsıklam olduk be! bu neydi şimdi.. Hafiften hayıflanarak o civarda daha evvel gözümüze kestirdiğimiz bir kafe ye giriyoruz. Kafeci entel bir Nepalli, fotografci, kafenin duvarları kendi çektiği muazzam siyah-beyaz larla dolu, sahiden de çok iyi kareler. Adam a anlatıyoruz yedik kafaya bi poşet suyu diye.. Adam gülüyor, ben de çok yapardım çocukken, olur öyle şeyler diyor.. Balkon a kuruluyoruz, güneş ısıtıcı, ıslak kıyafetlerimizi güneşe verip kuruturken aşağıda bir hengame başlıyor.. O da nesi !! film çekiliyor!! 3 monk, bir kaç sherpa, keçiler, yaklar, portakal satıcıları dekor olmuş, birileri eeekşın meekşın diyor.. Film çekmek için daha garip bir yer bulamamış mı bunlar.. bu hengamede, bu düzensizlikte nasıl yapılır bu iş diye izlemeye başlıyoruz.. Filmciler italyan, film reklam filmi, üstelik de corn flakes reklamı... Dam üstünde saksağandan öte bir durum yani.. kıkırdayıp, giysileri kurutup, bir de kola içip - kola faydalı bir içeceğimizdir, hele bööle garip asya ülkelerinde peek faydalıdır, günde 3 kez tavsiye edilir- yolumuza devam ediyoruz.

Taksici Risi bizi bekliyor, kendisi 33 kilo, minik bi nepalli, yağlı saç modasını o da takip ediyor, bir gıdımcık ingilizcesi, ve fakat anlatacak çok hikayesi var. Kız arkadaşsızlıktan yakınıyor, anasının mürüvvet görme isteğinden dem vuruyor.. O zaman bul bir kız evlen diyoruz, hintli kız al diye de öneride bulunuyoruz.. Aaaaa hayatta olmaaaz onlar çok siyah diyor, birbirimize bakıyoruz, söyleyen Risi zenciden hallice... Mongolianları tercih ettiğini beyaz kız istediğini söylüyor.. Ehh tabii.. yani diyecek bişey yok.. kısmetse olur :)

Risi kardeşimizin bizi illlaki götürmek istediği bi yer var, dağların tepesi, muhteşem manzaralı, Himalayaların karşısı.. bundan iyisi can sağlığı diyerek suzukimizle tırtıklı yollarda gitmeye başlıyoruz, tırmanıyoruz, tırmanıyoruz, dağ keçileri, bisikletli batılılar, grup halinde nepalliler,.. Yollar dolu, virajlarda beep beep yapa yapa uzzzun bir yol gidiyoruz.. Ağaçların arasından yükseldikçe yükseliyoruz.. Fakat bir sorun var, SİS... pek fena puslu buğulu bir hava var yukarıda, vardığımız noktadan aşağıyı, karşıyı... hatta birbirimizi görmek bile imkansız.. Yazık oluyor, onca yola boşa gidiyor...

Ne yapsak ne yapsak , anında bir plan yapmak lazım, boşa zaman geçmemeli. Şehre yakın daha önceden ismini duyduğumuz Bodhnath Stupa tapınağına doğru yol almaya başlıyoruz. Uzun, tırtıklı ve sıkıcı bir yolculuk sonrası budistlerin Lhasa-Katmandu arası en önemli dinlenme, tapınma ve ikmal merkezi olan Bodhnath Stupa'ya varıyoruz. Zaten Budist Tapınağı olsun da canımızı yesin. Tapınak şahane. Kocaman bir kubbe üzerinde bir kule, kule ve kubbe arası yüzlerce dua bayrağı, etrafı dua tekerlekleriyle çevrilmiş, tekerleri çeviren onlarca monk her biri onlarca belki yüzlerce defa dönüyor.

Tabii biz de anında ortama uyum sağlıyoruz tapınak etrafında bir iki tur, ve elbette yüzlerce fotograf. Tapınağın tam karşısında bir binanın teras katındaki bir cafeye (temple view cafe) yerleşiyoruz. Gelsin momolar.. Beef momosu isteyince kızıyor garson, beef değil buffalo o diyor(yak eti elbet). Pek leziz...

Sıkı bir gün geçiyor Budist tapınağında, onlarca kare,... Işık da akşamüstünün nefis parıltılarını almaya başlıyor, altın saatler.. objektifleri değiştiriyoruz, sabitleri takıp yakın planlara başlıyoruz, insanların yüzlerindeki ışık olağanüstü.. güneşin ısıtan ışığının yanında sanki içlerinde de bir ışık var bu suretlerin..Om mani padme hum..Om mani padme hum... huzur .. sadece huzur... alemde herkes budist olsa herhalde bunca katliam, ızdırap, acı olmazdı diye geçiriyoruz içimizden..

Yavaş yavaş yorgunluk çöküyor, istemesek de bu şahane ortamı terkediyoruz, belki bir tarafımızı orada bırakarak belki de oradan bazı renkleri içimize alarak sessizce, konuşmadan yola koyuluyoruz.. yolların tırtıkları bile rahatsız etmiyor...

Kathmandu macerası bitiyor, valizleri toplamak lazım, yarın Delhi ... bir gece Delhi molasından sonra rotamız Varanasi..

ps: fotolar cep tel ile çekilenlerdir yanlış anlaşılmasın, 21 pxl i buraya koyamadık .. şeyy.. canon is the best :)


19 Şubat 2010 Cuma

tarih

hee bişey diycem :) burda sene 2066 .. gazetelerdeki tarih şöyle... 7 Falgun 2066.. öldük de farkında mı diiliz acaba.. ne bu yahu !!

pas pas pas.. iyi bob

Biraz depresif, bunalık bir gün olması sebebiyle 19 Şubat ı pas geçiyorum - bunu yazan hande-
20 şubat dan devam edeceğim şekerim :P

18 Şubat 2010 Perşembe

Tapınak Şövalyeleri


New Orleans cafe den canlı yayın...
18 Şubat 2010
Uzun bir gün. Dünden yapılan planlar sonucu bugün tapınaklar gezilecek. Erken uyanış, güzel bir kahvaltıdan sonra rastgele bir taksiye biniş. Taksici ile 3-5 muahabbet sonrası tapınak rotamız belirlendi. Bugün üç tapınak gezilecek. İlk Katmandu merkezindeki Durbar Square ( bu durbar square lerden 3 adet var Katmandu da.Hepsi gezilecek) Bizimkilerle buradan sonraki rotada buluşulacak, saatler sabahtan ayarlandı, taksici bu konuda bilgilendirildi. Durbar Square sonrası Phatan Durbar Square ve en son Katmandunun tepelerindeki Maymunlar Tapınağı.
Katmandu durbar square. Girdikten sonra etrafımız müteşebbis rehberlerle doluyor. "Do you want a guide sir?" soruları eşliğinde bozuntuya vermeksizin( yaşanan ufak sinir patlamalarını saymazsak) ilerliyoruz sanki onuncu kez gelmişçesine tapınaklar arasından. İrili ufaklı onlarca tapınak kocaman bir meydanda toplaşmış, etraf çok kalabalık, turistler, satıcılar, sürüyle rickshaw bisiklet, okul çocukları, saddhular, monklar.. rengarenk.. peşimizden ayrılmayan rehber bozuntuları da olmasa daha keyifli dolaşılacak, ama herifler sümük gibi.. Deli gibi fotograf çekiyoruz.. Turunculu yüzü boyalı saddhular hemen bitiyor yanımızda.. Ellerin biri havada saddhu selamı karşılığı 500 rupi istiyorlar, belki verirsin umuduyla... Ama elbette alamıyorlar istediklerini.. Hava sıcacık, t-shirt le mutluyuz.. çantalar ağır biraz ama olsun varsın.
Ara sokaklara dalıyoruz, yaşam alanlarına, şehir detaylarına.. şak şak çekiyoruz bıkmadan..
bakıyoruz zaman dolmuş, gitme vakti. İstikamet, Phatan Square.. Bizimkilerle buluşma mekanı, dar ve karmaşık yollardan , korna sesleri ve yıldırtıcı trafiğin içinden sıyrılıp mekana varıyoruz.. Az evvelki mekanın bir benzeri, ama daha temiz ve nezih.. Grupla buluşup tanışma merasimlerinden sonra yine sanki yalnızmışçasına makinemizle bütünleşiyoruz, herkes kendi karesinin peşinden gidiyor, ağır bir motivasyon var. Öğle vakti gelene kadar devam ediyor bu, yemek yediğimiz yer, square in ortasında bir binanın teras katında, tatlı bir yer..
Yemek sonrası uzun bir fotograf tartışmasının ardından yollar ayrılıyor. Taksicimiz bizden ayrılmıyor elbette,biz nereye o oraya. Şimdi sırada Maymunlar tapınağı var. Bir çok yerde 365 basamakla çıkıldığı yazıldığı için birer eyvah çekmiştik. Ama cin fikirli şopar taksicimiz bizi bundan kurtarıp neredeyse en tepe noktaya kadar, 82 model suzuki marutisi ile çıkarmayı beceriyor.
Yüzlerce maymunun serbestçe dolaştığı tepe üstüne kurulmuş çok sakin huzurlu ve şahane bir tapınak.Arkada "om mani padme hum om mani padme hum" sesleri dekoru tamamlıyor. Rengarenk Budist bayrakları keyifli bir rüzgar eşliğinde Katmandu şehrini tepeden izleyerek sanki dans ediyorlar. 7 den 70 e onlarca monk dua tekerleklerini çevirip kutsal ayinlerini tamamlıyorlar etrafımızda. Çok keyifli bir tapınak. Kimse hoop ne oluyor ne çekiyorsun kardeşim demiyor. Yüzlerce fotograf çekiyoruz, mutluyuz. Maymunlar son derce arsız, yüzsüz, denyo ve yılık. Tüm ayinlerin ortasında bulunabilme, monkların yemeklerini çalabilme, turistlere yavşama, birbirlerinin bitlerini ayıklayıp, ayıkladıkları bitleri zevkle yeme ve hatta seksüel zevklerini toplum önünde halledebilme haklarını kendilerinde görüyorlar. Kimse de dönüp, naapıyon arrrkadaşım demiyor bu yaratıklara, son derece özgür budist maymunlar bunlar, sevmek istiyoruz komik zevzek kafacıklarını ama national geographic belgesellerinde kıçı ısırılan adamları hatırlayıp uzak durmayı tercih ediyoruz.

Katmandu

...ve Katmandu'dayız. Vize almak çok kolay. Bir fotograf, 25$ ve 2 dakikada doldurulan 2 form karşılığı sorunsuz bir şekilde 15 günlük vize veriliyor. Havaalanı çok ufak , sanki 40 yıl öncesinde donup kalmış, valizleri sorunsuz bulup bir taksiye atlıyoruz.

Taksiler en dandiğinden Suzuki Maruti, 0,02 metrekare bir araba. Bagajına bizim düdük kadar valizler bile ıkına sıkına zor sığıyor .

Otel, duş(sular soğuktan hallice) ve uyku sonrası sokaklara atıyoruz kendimizi.

Hava tuhaf, gündüz sıcak bir haziran günü gibi, gece ise serin bir nisan.

Yürüyoruz, sokaklar daracık, suzuki külüstür taksiler ve bisiklet tuktuklarından(rickshaw) yayalara yürüyecek yol yok, akrobatik takılmak lazım, kıçına giren bir suzukiden ancak bir dükkana falan dalarak kurtulabiliyorsun.
Karınlar aç, batılılar için birçok restaurant ve bar dolu etraf, tipleri dandik ama temiz paklar, birine dalıyoruz. Yan masadaki adam elimizdeki makineleri görünce hemen patlatıyor klasik cümleyi "Nikon is better than Canon" İstersen dünyanın dibine git muhabbet aynı.
Hayır diyoruz, nasırımıza basılmışçasına. "Canon is the best" Al, ver , külah değiş, adam Canon a saygısı artarak gidiyor, nerede 21 pxl, nerde 12.. hadi ordan :)
Yemekler güzel, çaylar sıcak, limonlu.. uzaktan canlı müzik sesi duyuyoruz "Doors" çalıyor, bu kadar mı yakışır bu mekana, aynen budur ...

Müziğe doğru ilerliyoruz, müziği takip eden ayaklarımız bizi New Orleans cafe ye sokuyor, ortada şahane sıcacık bir ateş yakılmış, açık mekan, ateşin başına kuruluyoruz. Birer içki, dans eden alevler ve müzik. Dünyanın ucu, Everest'in gölgesi.. keyif bu olsa gerek...Soğumuş ayaklarımızı ateşe uzatıp ısınıyoruz, mutluyuz.
Yarın iş günü..fotolar çekilecek, yorulunacak, yorumlar yapılacak, şehre dalınacak, tapınaklar tüketilecek, fotografçılar, muhabbetler, shutter sesleri, aperture ayarları.. nikon mu canon mu tartışmaları, iyice dinlenmek lazım, günü bitiriyoruz.

17 Şubat 2010 Çarşamba

Yolculuk

16 şubat-17 şubat

İstanbul-Delhi uçuşu görece kısa ve sorunsuz geçti . 5 saat 20 dakika sürüyor.Uçakta yerimiz şahane,business den hallice,önümüz boş,yanımızda işini bilen işadamı bir hintli,yakınımıza gelip aramızdakki koltuğa göz diken ağlak çocuk,kokocu hipi,hintli teyze gibi insanları anında uzaklaştırıyor.

Yemek sonrası bu şahane komşunun çizgili ceketine şarap dökme gafletinde bulunuyorum,müstehzi bir parmak hareketiyle azarlıyor beni.

Delhi'ye iniyoruz. Immigration da koccaman biçimsiz bir kuyruk, düzensiz, manasız. Arkalarda bir yerde duruyoruz, kuyruğun ilerlediği yok. İçimize, genlerimize işlemiş kaynak yöntemi geliyor aklımıza ve Türklüğümüzü kullanıveriyoruz , sinsi birer sansar gibi yüz kişiyi geçip önlerde bir yerlere saplıyoruz kendimizi, yüzümüzdeki yüzsüz sırıtışla... Yanımızda bu becerimizi önceden hissetmiş palyaço kılıklı bir ispanyol da bize kuyruk olmuş durumda.. Son derece yılışık bir arkadaş, samimiyet çabasında, .. ne işsin, ne yaparsın Hindistan'da diyoruz, gezerim ben sürekli diyor, drug, mrug, dealing diye de ekliyor.. İçimizden kendisine ticaret hayatında başarılar dileyerek uzuyoruz, herkes kendi pasaport memuruna gidiyor, palyaçonun aklı bizde kalsa da biz ondan kurtulmanın, kısa samimiyetimizin bitmesinin mutluluğunu hissediveriyoruz.

Pasaport memurumuz yağlı saçlı, orta yaşlı suratsız bir bay. Nepal'e devam edeceğimizi öğrenince bize siz ülkeye giriş yapmayın boşuboşuna, vizenizin birini harcamayın, it's your benefit diyor. Tamam da valizlerimiz... valizlerimiz ne olacak diyoruz. "Ben halledicem" diyor, belli ki işbitirici biri, kendi gibi yağlı saçlı bir arkadaşını çağırıyor, yeni adam bizi alıyor, bir köhneye oturtuyor, bekleyin diyor.

10-15 dakika bekledikten sonra bir başka yağlı saçlı hintli adam gelip bizi yağlı saçlı bir hintli kadına teslim ediyor.. elden ele dolaşıyoruz. Yağlı saçlı bu son kadın o andan sonra bir nevi özel memuremiz olarak uçağımıza kadar bize eşlik ediyor.

THY'nin yapmadığı babalığı Jetair'den görüyoruz. Valizleri sorun etmeyin herşeyi halledeceğiz diyor kadın, inandırıcı gelmiyor, sorun etmemeyi beceremiyoruz. kadının elinde bir A4 kağıt, üzerinde yolcu listesi yazılı, bilgisayar, digitallik hak getire, herşey el işi..Ulan bu arı kovanı gibi havaalanında bizim valizleri nereden bulacak bunlar diye hafiften üçbuçuk atıyoruz. Küçük ve dandik bir sigara odası bulup kahve eşliğinde hafif endişeli 2-3 sigara içiyoruz, espresso diye getirdikleri şey bildiğimiz neskafe, tadı da feci. Transit salonuna döndüğümüzde yağlı saçlı kadın orada..valizlerinizi göstericem gelin diyor, hayretle takip ediyoruz. Ve evet valizler orada iri palamutlar gibi yerde yatıyorlar.. Helal Jetair e, transit olmayan uçuşta o kaotik mekanda valizleri bulmuş, üstelik A4 ve tükenmez kalem teknolojisiyle.

Valizler bulundu, kahve , sigara içildi ama hala uçağa 3 saat var, yapacak bir şey de yok sıkıcı transit salonunda, uyur uyanık bekleme sırasında bir memur elinde bir tomar biletle gelip tek tek - süper aksanlı ingilizcesiyle- isim okuyup boarding leri dağıtıyor, herşey allahlık bir sistemle çalışıyor, kapıyoruz pass leri. Gümrük kapısından geçmek lazım, manyak bir arama var, donumuza kaadar aranıyoruz. Bot içleri, ilaçlar, objektifler ıncık cıncık didikleniyor, balık biçiminde içinde minimal çakısı olan, bir kenarda unutulmuş bir anahtarlığa el konuluyor.

Delhi de bir sis, bir sis... göz gözü görmüyor. Uçak yabancı dolu, her milletten insan var.Road to Kathmandu. 1 saat 15 dakikalık bir uçuş, güzel bir kahvaltı sonrası pilot anons yapıyor, 30 dakika rötarla ineceğiz diyor. 5 dakika sonra bir bakıyoruz, sağımızda Himalayalar, bulutların arasında gerçekten de inanılmazlar, şahane karlı tepeler, sanki çizilmiş gibi.. pilot bize kıyak geçmiş olmalı, hangisi Everest acaba diye düşünürken uçak alçalıyor, sorunsuzca iniyoruz.

Welcome to Kathmandu...

Başlangıç

Hindistan artık multiple vize vermiyor.Terör,kıl,tüy derken bu yeni uygulama kullanıma geçmiş,dolayısıyla bir kere girdin girdin.2.kez girmek için 2 ay beklemek lazım.zar zor konsolosluktaki kadını ikna ederek double vize aldık.Vizenin altına not düşülmüş "visit to nepal also".
İnternetteki forumlara bakarsan kapıda vizesi olduğu halde giremeyen batılılar çıldırma halinde.
Biz double,altına not düşülmüş vizemize güveniyoruz.İçimiz rahat.

Yolculuk rotamız şöyle.THY İstanbul-Yeni Delhi.Delhi'de pasaporttan çıkıp valizimizi alıp ülkeye gireceğiz ve hemen sonrası ülkeden tekrardan çıkış yapmamız gerekecek. 3 saat sonra ise JetAir YeniDelhi-Katmandu uçağı ve Nepal.

14 Şubat 2010 Pazar

Namaste

Ülkeler,insanlar ve fotograflar,bu blog'u takip ettiğinizde görecekleriniz.
Nepal ve Hindistan ile başlıyoruz blogumuza.
16-28 Şubat arası Nepal ve Hindistandayız.Geziyle ilgili yazılar,bilgiler ve fotografları yayınlamaya çalışacağız.